Askıdayım. Zaman buğulu. Sürekli yorgun hissediyorum. Bazen küçük bir enerji geliyor onunla da evi temizleyip rahatlama seansları yaşıyorum. Fazla enerjik bi' dönemden sonra bu düşüş pek iyi hissettirmiyor. Her şeyin sebebinin olması beni daha da yoruyor. Öyle de olmayışı böyle de olmayışı biraz çaresiz hissettiriyor.
Bugün biraz daha hızlı iniyorum. Sanki bedenim değil de içimdeki bir sistem kapanıyor yavaş yavaş; ışıklar tek tek sönüyor. Dün hâlâ mümkün görünen şeyler bugün anlamsızlaşıyor. O küçük enerjinin bıraktığı yerlerde şimdi boşluklar var. Temizlediğim evin ferahlığı bile içime işlemiyor artık, sadece yapılmış bir iş gibi duruyor karşımda.
Hipomaninin o hafif parlaklığı çekilince geriye gri bir ağırlık kalıyor. Ne tam düşmüşüm gibi, ne de tutunabiliyorum. Arada bir yerde asılıyım; düşüncelerim bile yavaşlamış gibi ama içimde bir yer hâlâ acele ediyor. Bu çelişki yoruyor beni en çok. Kendimi anlamaya çalışmak bile yük gibi geliyor. Halbuki sadece biraz durmak, hiçbir şeyin sebebini aramamak istiyorum.
Belki de bu inişin en zor tarafı, onun da geçici olduğunu bilmek ama yine de içindeyken sonsuz gibi hissetmek. Kendime dışarıdan bakabilsem diye düşünüyorum bazen; “bu da geçecek” diyen bir ses olsa. Ama o ses bile bugün biraz kısık. Yine de içimde çok derinde, neredeyse unutulmuş bir yerde, küçük bir sabır var. Belki de bu sefer sadece onunla kalacağım.
Ben normalin ne demek olduğunu bilmiyorum. Hangi halimin bana ait, hangisinin gelip geçen bir dalga olduğunu ayırt edemiyorum artık. Yükseldiğimde kendime daha yakın hissediyorum, ama sonra bunun da bir yanılsama olabileceğini düşünmek düşüşü daha sert yapıyor. Düşerken ise sanki gerçeklik buymuş gibi geliyor; ağır, yavaş ve biraz da renksiz. İki uç arasında gidip gelirken, ortada bir yerde sabit kalabilen insanlar var mı gerçekten, yoksa herkes kendi içinde böyle dalgalanıyor da sadece daha iyi mi saklıyor?
Belki de “normal” dediğimiz şey bir denge değil, sadece daha az fark edilen bir dalga hâli. Ama ben kendi dalgalarımı fazla net hissediyorum; inişlerim de çıkışlarım da içimde yankı yapıyor. Bu yüzden bir yere ait hissedemiyorum bazen. Ne tamamen iyiyim diyebiliyorum, ne de tamamen kötü. Arada kalmışlık, bir tür kimliksizlik gibi. Yine de belki mesele “normal”i bulmak değil, bu dalgaların içinde kaybolmadan kalmayı öğrenmektir. Bugün zor, evet. Ama belki yarın, aynı benliğin başka bir tonuyla uyanırım.
Bipolardaki duygu durum dalgalanmalarının biyolojik kökeni beyin korteksindeki incelme ile ilk kez somut biçimde kanıtlanmış. Bu bilgi bir yandan içimi ürpertiyor, çünkü yaşadığım şeylerin ne kadar fiziksel ve değiştirilemez olabileceğini düşündürüyor; bir yandan da tuhaf bir rahatlık veriyor, çünkü demek ki bu sadece “benim zayıflığım” ya da “irade eksikliğim” değil. Beynimde olup biten bir şey var, benim kontrolüm dışında çalışan bir düzenek.
Belki de bu yüzden bazı günler hiçbir sebep yokken düşüyorum, bazı günler ise yine hiçbir sebep yokken yükseliyorum. Her şeyin bir sebebi olması gerektiğine inanarak kendimi yorduğum anlar geliyor aklıma. Oysa bazen sebep, sadece beynin kendi kimyasında saklı. Bu düşünce, kendime biraz daha şefkatli yaklaşabilmem için bir kapı aralıyor gibi.
Yine de bilmek her zaman hafifletmiyor. Çünkü biyolojik olması, onunla yaşamanın zorluğunu ortadan kaldırmıyor. Sadece anlamını değiştiriyor. Belki de bu bilgiyle yapabileceğim en gerçek şey, kendimi suçlamaktan biraz daha uzaklaşmak. Çünkü bu dalgalar sadece ruhumda değil, beynimin derinliklerinde de yazılı. Ve ben, o yazının içinde elimden geldiğince kendi cümlelerimi kurmaya çalışıyorum.
Şu an düşüyorum ama bu ben değilim. Bu geçici bir iniş. Bunu kendime söylemek, yere çakılmadan önce açılan küçük bir paraşüt gibi. Çünkü düşerken en tehlikeli olan, o anki hissin “gerçek ben” olduğuna inanmaya başlamak. Oysa biliyorum; bu ağırlık, bu yavaşlık, bu renksizlik… hepsi bir fazın içinden geçiş. İçimde bir yerde hâlâ beni tanıyan, beni unutmayan bir parça var. Şu an konuşamıyor belki, ama suskunluğu yokluk değil. Sadece bekliyor.
Bipoların en zor tarafı, duyguların değil, kimliğin dalgalanması. Bir gün kendine çok yakınken, ertesi gün kendine yabancı olabilmek. İşte tam bu noktada bu cümle bir çapa oluyor: Bu ben değilim. Çünkü ben, sadece hissettiklerim değilim. Ben, o hislerin içinden geçenim. Ve geçmek… evet, tam olarak bu. Bu bir varış değil, bir geçiş. Şu an düşüyorum belki, ama düşüş bile hareketin bir parçası. Ve hareket varsa, hayat hâlâ benimle.