26 Nisan 2026
Hipomani inişi.
Askıdayım. Zaman buğulu. Sürekli yorgun hissediyorum. Bazen küçük bir enerji geliyor onunla da evi temizleyip rahatlama seansları yaşıyorum. Fazla enerjik bi' dönemden sonra bu düşüş pek iyi hissettirmiyor. Her şeyin sebebinin olması beni daha da yoruyor. Öyle de olmayışı böyle de olmayışı biraz çaresiz hissettiriyor.
Bugün biraz daha hızlı iniyorum. Sanki bedenim değil de içimdeki bir sistem kapanıyor yavaş yavaş; ışıklar tek tek sönüyor. Dün hâlâ mümkün görünen şeyler bugün anlamsızlaşıyor. O küçük enerjinin bıraktığı yerlerde şimdi boşluklar var. Temizlediğim evin ferahlığı bile içime işlemiyor artık, sadece yapılmış bir iş gibi duruyor karşımda.
Hipomaninin o hafif parlaklığı çekilince geriye gri bir ağırlık kalıyor. Ne tam düşmüşüm gibi, ne de tutunabiliyorum. Arada bir yerde asılıyım; düşüncelerim bile yavaşlamış gibi ama içimde bir yer hâlâ acele ediyor. Bu çelişki yoruyor beni en çok. Kendimi anlamaya çalışmak bile yük gibi geliyor. Halbuki sadece biraz durmak, hiçbir şeyin sebebini aramamak istiyorum.
Belki de bu inişin en zor tarafı, onun da geçici olduğunu bilmek ama yine de içindeyken sonsuz gibi hissetmek. Kendime dışarıdan bakabilsem diye düşünüyorum bazen; “bu da geçecek” diyen bir ses olsa. Ama o ses bile bugün biraz kısık. Yine de içimde çok derinde, neredeyse unutulmuş bir yerde, küçük bir sabır var. Belki de bu sefer sadece onunla kalacağım.
Ben normalin ne demek olduğunu bilmiyorum. Hangi halimin bana ait, hangisinin gelip geçen bir dalga olduğunu ayırt edemiyorum artık. Yükseldiğimde kendime daha yakın hissediyorum, ama sonra bunun da bir yanılsama olabileceğini düşünmek düşüşü daha sert yapıyor. Düşerken ise sanki gerçeklik buymuş gibi geliyor; ağır, yavaş ve biraz da renksiz. İki uç arasında gidip gelirken, ortada bir yerde sabit kalabilen insanlar var mı gerçekten, yoksa herkes kendi içinde böyle dalgalanıyor da sadece daha iyi mi saklıyor?
Belki de “normal” dediğimiz şey bir denge değil, sadece daha az fark edilen bir dalga hâli. Ama ben kendi dalgalarımı fazla net hissediyorum; inişlerim de çıkışlarım da içimde yankı yapıyor. Bu yüzden bir yere ait hissedemiyorum bazen. Ne tamamen iyiyim diyebiliyorum, ne de tamamen kötü. Arada kalmışlık, bir tür kimliksizlik gibi. Yine de belki mesele “normal”i bulmak değil, bu dalgaların içinde kaybolmadan kalmayı öğrenmektir. Bugün zor, evet. Ama belki yarın, aynı benliğin başka bir tonuyla uyanırım.
Bipolardaki duygu durum dalgalanmalarının biyolojik kökeni beyin korteksindeki incelme ile ilk kez somut biçimde kanıtlanmış. Bu bilgi bir yandan içimi ürpertiyor, çünkü yaşadığım şeylerin ne kadar fiziksel ve değiştirilemez olabileceğini düşündürüyor; bir yandan da tuhaf bir rahatlık veriyor, çünkü demek ki bu sadece “benim zayıflığım” ya da “irade eksikliğim” değil. Beynimde olup biten bir şey var, benim kontrolüm dışında çalışan bir düzenek.
Belki de bu yüzden bazı günler hiçbir sebep yokken düşüyorum, bazı günler ise yine hiçbir sebep yokken yükseliyorum. Her şeyin bir sebebi olması gerektiğine inanarak kendimi yorduğum anlar geliyor aklıma. Oysa bazen sebep, sadece beynin kendi kimyasında saklı. Bu düşünce, kendime biraz daha şefkatli yaklaşabilmem için bir kapı aralıyor gibi.
Yine de bilmek her zaman hafifletmiyor. Çünkü biyolojik olması, onunla yaşamanın zorluğunu ortadan kaldırmıyor. Sadece anlamını değiştiriyor. Belki de bu bilgiyle yapabileceğim en gerçek şey, kendimi suçlamaktan biraz daha uzaklaşmak. Çünkü bu dalgalar sadece ruhumda değil, beynimin derinliklerinde de yazılı. Ve ben, o yazının içinde elimden geldiğince kendi cümlelerimi kurmaya çalışıyorum.
Şu an düşüyorum ama bu ben değilim. Bu geçici bir iniş. Bunu kendime söylemek, yere çakılmadan önce açılan küçük bir paraşüt gibi. Çünkü düşerken en tehlikeli olan, o anki hissin “gerçek ben” olduğuna inanmaya başlamak. Oysa biliyorum; bu ağırlık, bu yavaşlık, bu renksizlik… hepsi bir fazın içinden geçiş. İçimde bir yerde hâlâ beni tanıyan, beni unutmayan bir parça var. Şu an konuşamıyor belki, ama suskunluğu yokluk değil. Sadece bekliyor.
Bipoların en zor tarafı, duyguların değil, kimliğin dalgalanması. Bir gün kendine çok yakınken, ertesi gün kendine yabancı olabilmek. İşte tam bu noktada bu cümle bir çapa oluyor: Bu ben değilim. Çünkü ben, sadece hissettiklerim değilim. Ben, o hislerin içinden geçenim. Ve geçmek… evet, tam olarak bu. Bu bir varış değil, bir geçiş. Şu an düşüyorum belki, ama düşüş bile hareketin bir parçası. Ve hareket varsa, hayat hâlâ benimle.
28 Ocak 2026
Kanser.
Kanser olduğumu öğreneli bugün 28 gün olmuş. 28 gündür her gün korkuyor, her gün ameliyatla kurtulduğum için şükrediyor ve her gün 'ya bir daha olursa?' diye evhamlanıyorum.
Hayata sımsıkı bağlanmadım ama dertlerin tanımı değişti. Takvimlerde hep bir 'kontrol günü' alarmı. İlk kontrollerim canım doktorumun bana telefonda 'kansermiş' dedikten hemen sonraki gün onkoloji doktorum tarafından yapıldı. Süreçte yeni bir harita açıldı: onkoloji. Artık yolumuza oradan devam edeceğiz. Herhangi bir şekilde kemoterapi almadığım için şanslıymışım, ameliyat başarılı geçmiş metastaz görülmemiş.
Hayatın değerini yeniden keşfettim demiyorum. Sadece şunu biliyorum: Bu 28 gün beni değiştirdi. Daha iyi mi, daha kötü mü bilmiyorum. Ama artık aynı değilim. Ve belki de şimdilik tek yapabildiğim şey bu gerçeği inkâr etmemek. Korkuyla, şükürle ve belirsizlikle aynı anda yürümeyi kabul etmek. Çünkü başka bir yol bilmiyorum.
Bu süreçte en çok duyduğum şey “sen çok güçlüsün” oldu. Hayır, ben güçlü değilim. Olmak da istemiyorum. Güçlü olmak, sanki hiçbir şey olmamış gibi devam edebilmekmiş gibi geliyor bana. Oysa benim yaşadığım şey, devam etmekten çok durmakla ilgili. Hissetmekle, korkmakla, bazen dağılıp bazen toparlanmakla ilgili.
Güçlü olmak bir beklenti yaratıyor. Dik durmamı, ağlamamamı, bunu “başarmış” gibi anlatmamı istiyor. Benim ihtiyacım olan bu değil. Ben kahraman olmak istemiyorum. Sadece insan kalmak istiyorum. Korktuğunu saklamayan, iyi olmadığı günleri açıklamak zorunda hissetmeyen bir insan.
İnsan böyle zamanlarda cesur olmuyor. Sadece dürüst oluyor. Kendine karşı. Korktuğunu inkâr etmediğinde, güçlü olmak gibi bir zorunluluk da kalmıyor. Bu da garip bir rahatlama yaratıyor.
Şimdi önümde kontroller var, tarihler var, doktor randevuları var. Ve aralarda hayat var...
Hepsi aynı terazide duruyor artık.
02 Ocak 2026
2025 Z Raporu- Bilmediğin Bir Yerdesin
Dışarıda kar yağıyor. Ben içeride yazmaya hazırlanıyorum. Bir yandan kafamda ne yazacağımın sorusu. Biraz da panikli. Sigara, kahve ve su tamam. Dikkatim o kadar dağınık ki, kalkıp toz alıp yazıya geri döndüm. Dışarı baktım. Hâlâ kar yağıyor.
Fena bir yıl geçirdim. 2025 yılına girerken şöyle girmişim:
"2025 yılını, haberlerimi, röportajlarımı ve makalelerimi bol bol okuyabileceğiniz bir sene olarak planladım. Bu yılın, ZS MİS'in vizyonunu tam anlamıyla yansıtan projelerle dolu, üretken ve ilham verici bir yıl olmasını hedefliyorum."
Hiçbiri olmadı. Çünkü yılın yarısını depresyonda geçirdim, anneannemi kaybettim ve kanser olduğumu öğrendim. Bu da felaketlerin kısa bi' özeti sadece. En vurucu olanları. Arada daha bir sürü olaylar oldu. Yalan yok, güzel şeyler de oldu. Ama sonucunda 2025'i kötü bir yıl olarak hatırlayacağım. Hedeflediğimin aksine bambaşka yollarda yürüdüm.
"Böbreğimde bir şey varmış" dediğim günlerden "Kansermişim" dediğim an çok hızlı gelişti. Yine de konuyu dramatize etmeyeceğim ama bir gün içten içe hep kanser olma korkum vardı. O yüzden de biraz şaşkınım. Korktuğum şeyi başıma mı getirdim yine? Şimdi bundan sonrası kontrollerle bol kan vermeli, tomografiye girmeli, her gelen sonuçta yüreğinin hop etmeli bir hayat düzeni.
ve bütün bunların ortasında insanın en çok yorulduğu şey, bedeninden çok zihni oluyor. Çünkü beden bir şekilde iyileşmeyi biliyor; dikiş atılıyor, ilaç veriliyor, süreç tarif ediliyor. Ama zihin, “ya bir şey çıkarsa” ihtimalini susturamıyor. Her kontrol tarihi takvimde küçük bir çentik gibi duruyor. Günler ona doğru eğiliyor. Normal hayat dediğin şey, bu ihtimallerin etrafında yeniden şekilleniyor.
Garip olan şu: Hayat devam ediyor. Kar yağıyor mesela. Ben hâlâ sigaramı yakabiliyorum, kahvem soğuyor, suyu unutup tekrar dolduruyorum. Yazı yazmak istiyorum ama kelimeler de benim gibi ürkek. Bir geliyorlar, bir kaçıyorlar. Toz aldığımda geçmeyen bir huzursuzluk bu; evle ilgili değil, içle ilgili.
Belki de 2025’i kötü bir yıl yapan şey yaşananlar değil, kontrol duygusunun elimden alınmış olması. Plan yapmayı seviyorum ben. Hedef koymayı, yol çizmeyi, “şuraya varacağım” demeyi. Bu yıl bana sürekli şunu söyledi: Hayır. Dur. Bekle. Bilmediğin bir yerdesin.
Ama şunu da fark ediyorum: Bu yıl beni başka bir yerden geçirdi. İstemediğim, seçmediğim ama içime bakmayı zorunlu kılan bir yerden. Gücün romantik bir şey olmadığını, bazen sadece ayağa kalkıp duş almak olduğunu öğretti. Yazmanın her zaman üretmek değil, bazen hayatta kalmak olduğunu da.
Şimdi önümde kontrol randevuları, tetkikler, raporlar var. Evet, her sonuçta kalbim hızlanacak. Bunu inkâr etmiyorum. Ama bir yandan da şunu biliyorum: Ben buradayım. Hâlâ yazıyorum. Hâlâ bakıyorum camdan.
Belki 2025’i “kötü yıl” diye hatırlayacağım. Ama aynı zamanda, beni dağıtan her şeyin arasından yazıyla kendimi topladığım yıl olarak da.
Ve bu da az bir şey değil.
